Pages

Tuesday, November 23, 2010

Wednesday, November 3, 2010

You can take a girl out of London but you can't take London out of a girl!

London oh London! How do I miss thee!
It seems like my persistence has started paying off as I have not one but two interviews tomorrow! And I'm really really excited about it!.. I read the job description and it really fits what I want to get into and what I want to do with my first position! :)
I'm doing a lot of research at the moment at Starbucks about the agency, and it makes me even more excited! can't wait for the interview, and I really hope it goes well!
Because I love this city so much, and I really liked the position and the agency!
Soooo fingers crossed!
Wish me luck blogosphere!

Wednesday, October 27, 2010

With a little persistence...


Evet takvimler 27.10.2010'u gösteriyor ve ben yine yeni yeniden deliler gibi bir e-mail trafiğinin içindeyim.
Bugün önce City Uni'nin kariyer servisinden Ruth'la konuştum 45 dakikalık bir consultation book etmiştim, hoş 45 dakika konuşucak pek bir şey bulamadık, yaklaşık 33. dakikada 'eeee başka ne yapabilirim?' gibi konuyu uzatmaya çalışmaya başladım boşa gitmesin diye. Genel olarak pek aman aman yardımcı olduğunu söyleyemem bu konuşmamızın, CV'mde ya da Covering letter'ımda hayati bir hata olmadığını hatta gayet iyi olduklarını söyledi. Bir kaç tane recruitment agency'ye kayıt ol dedi, Linkedin'den sektörde çalışan kişilere mesaj at, fikirlerini sor dedi. İş verenlere direk ulaşarak mail at dedi.. E ben bunları zaten yapıyorum Ruthcuğum :)
Bunun dışında bana red maili atan insanlara tek tek cevap verdiğiniz için teşekkürler, herhangi bir entry-level pozisyonu açılırsa haber verin email'leri attım, ve biri CV'ni yollar mısın ileteyim diyerek sağolsun geri döndü!
Tez süpervizörüme, ve bölüm başkanına mail attım iş arıyorum, bişey çıkarsa haber verin diye..
Hımm bunun dışında Londra'ya dair bir şey olmadı.
Şimdi graduate ad rollerinden birinin başvurusunu tamamlayıp yollıycam, daha sonra da reputation management yapan bir kaç ajans bulup onlara direk mail atıcam.
Bakalım neler olucak!

Friday, October 22, 2010

Kara delik- başvur butonu ikilemi


Ey sevgili blog alemi!
Yine yazmamak için kaytarma eğilimleri göstermeye başladım iki gündür ha şimdi yazarım ha sonra yazarım diye, o yüzden procrastinate etmenin bi anlamı yok şimdi aradan çıkartıyorum! :)
Persistence can pay off denmişti hatırlarsanız bana en son,
onu persistence WILL pay off'a dönüştürüp yoluma devam ediyorum!
Çalışma vizem geldi şimdi tek eksiğim çalışıcak bir iş bulmam!
Bir sürü site geziyorum, bir sürü başvuru yapıyorum mail yoluyla, daha sonra follow up mailleri atıyorum.
Pazartesi de okulun kariyer servisini arayıp onlardan da bir fikir alıcam bakalım ne diycekler, covering letter'da mı bir sorun var, CV'de mi, telefon numarasında mı? Faydalı olucağını düşünüyorum umarım hayal kırıklığına uğratmazlar.
Aklıma gelen her şeyi yapıyorum, tabii o arada İstanbul'u da çok ihmal etmiyorum, Kariyer.net üzerinden de başvuru yapıyorum, ama o başvurularımı tamamen kara deliğe yolluyormuşum gibi hissediyorum başvur'a bastığım zaman!
Bütün bunların dışında tutuk boyunlu panda halim devam ediyor :)
Şans kapımı çalsın beklerim her daim.

Tuesday, October 19, 2010

Persistence!


Bugün nihayet Londra'dan ilk telefonumu aldım!
Yani Londra'dan telefon getirttiğimi söylemiyorum, nihayet biri Londra'dan arayıp başvurduğum pozisyonla ilgili neler düşündüğümü daha önce neler yaptığımı filan sordu!
Bu da iyi bir başlangıç olsa gerek dimi!
Recruitment agency oldukları için, beraber çalıştıkları ajanslara CV'mi yollıycaklarını söylediler ama şu an için medya ajanslarının birini aradığını sanmıyorum dedi... Kapatmadan önce yüz yüze görüşme fırsatı bulabilir miyim sizce diye sorduğumda bilmiyorum şimdi yollıycam CV'ni dedi demek ki yolladıktan sonra çağırıp çağırmamak ajanslara kalıyor.
Neyse sonuçta biri bugün telefon numaramı çevirip beni aradı!İstanbul'daki beni!
Bunun dışında bugün biriyle daha konuştum yine bir recruitment agency'de çalışan biri, yani bir recruitment consultant oluyor bu durumda, geçen haftadan beri adama mail atıp soru soruyodum, bugün cevap verdi ve şöyle dedi :
'It's not easy, but persistence can pay off!'
Bir de ünlem koymuş ya sonuna!
Evet persistence can pay off, bu yüzden aynı hızla başvurulara devam..
Umarım sonu mutlu biticek bir telefon gelir çok yakın zamanda!

Monday, October 18, 2010

Bahtsız bedevi



En son Ağustos'ta yazdığım kısacık posttan sonra aylar geçti ve benim blog için bütün hevesim isteğim kaçtı nedense..
Tabii bu heves ve istek kaçması durumu sadece blog için değil genel olarak hayata karşı kendi çapımda bir tepkim de olmuş olabilir!
Bu kısa psikanalizimden sonra gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki: 'bana ne yaaaa hayat kendi işine baksın ben bi yere gitmiyorum aynen burdayım!'
Heh şimdi devam edebilirim, Ağustos, Eylül ve Ekimin ilk iki haftası geçti, bildiğiniz bahtsız bedevi modunda hayatıma devam ediyorum..
Currently unemployed modumda bir değişiklik yok, arabam sürekli bozuluyor tamirci abilerle kanka oldum, onun dışında sürekli eski sevgilimi gördüğüm rüyalar, gözümde çıkan arpacık, tutuk boynum ve omuzum...
Yani bu durumda boynunu sağa sola çeviremeyen aslında robot olan bir bahtsız bedevi oluyorum sanırım, bi de çöl setting'ine koydun mu onu, al sana ben!
Yazdım da azcık rahatladım şimdi daha iyi, tabii içilen iki tane kas gevşeticinin de azıcık etkisi olmuştur sanırsam..
Blog'uma dönüşüm tüm kainata ve blog alemine hayırlı olsun.
Oh pek güzel.

Sunday, August 1, 2010

behavioural economics

yeni ilgi alanım behavioural economics bir doktora mı yapsam acaba üzerine? :)

Thursday, May 13, 2010

Sosyal medya'da kişisel temsil/ Cem Davran&Gani Müjde Karşılaştırması


Kişisel temsil derken demek istediğim aslında tam anlamıyla self-depiction,yani kişinin kendini nasıl sunduğu,nasıl ifade ve tasvir ettiği.
Tabii sosyal medya uçsuz bucaksız olunca kişinin kendini ifade etme alanı da sonsuz, istediği mecrayı seçip istediği yöntemi kullanabilir; ister twitter'dan 140 karakterle kendini anlatır, facebook'da fotoğraf albümü oluşturur, isterse blog yazar, ya da youtube'a vidyolarını ekler. Her biri birbirine benzeseler de hepsi farklı kesimlere hitap ediyor, ve farklı yöntemler kullanarak kişinin kendini ifade etmesine yardımcı oluyorlar.
Şimdiii konumuz 'kişisel temsil'olduğu için hepimizin tanıdığı iki kişiyi bu konuda karşılaştırmak istiyorum, daha doğrusu bu iki kişiyi değil ama onların aracılığıyla seçtikleri mecraları.
Biri Cem Davran diğeri ise Gani Müjde.
Öncelikle Cem Davran'dan bahsederek başlayayım, Cem Davran hepimizin de tanıdığı gibi başarılı bir oyuncu, hem tiyatroda, hem de sinema ve televizyonda başarılı bir kariyeri var, oyunculuğun yanı sıra tv programları da yapmış,oldukça sevilen bir kişi. Gani Müjde'yse yazar, karikatürist, senarist, yönetmen, televizyon programcısı, kısacası neredeyse Anadolu Hayat reklamlarındaki kızın annesi kadar çok çeşitli işi başarıyla icra edebilen biri. İkisi de başarılı, ikisi de büyük kitleler tarafından sevilen, takdir edilen, ve en önemlisi de takip edilen kişiler.
Fakat gel gelelim bu iki başarılı adam kendilerine internet dünyasında iki farklı mecra seçmişler kendilerini ifade edebilmek için.
Cem Davran internette kişisel temsili için blog'u seçmiş olanlardan,ve daha da önemlisi düzenli olarak blog'unu update edenlerden! Oynadığı oyunun turnesinde hangi gün nerede olduklarını, hangi salonda oynadıklarını, televizyon programının saat kaçta olduğu gibi bilgileri, ve genel olarak hissettiklerini, zaman zaman basında hakkında çıkan haberlere karşı yorumlarını hep sitesi üzerinden yazıyor. Yani blog'unu kendini internet ortamında özgürce ifade ettiği bir alan olarak kullanıyor.

Gani Müjde'yse twitter'dan 140 karakterle sınırlı kalıp belki de daha zor bir yol seçiyor kendine. Hoş, bu bir karikatürist için belki de en kolayıdır değil mi sonuçta bir balonun içine 140 karakter bile sığmazken harikalar yaratabiliyorlar! Gani Müjde twitter üzerinden gündemle ilgili çeşitli espriler yapıyor, televizyonda o an izlediği bir programdan bahsediyor, karşılaştığı bir haksızlıktan bahsederek an itibariyle 19538 takipçisini uyarıyor. Yani twitter'ı kendini internet ortamında özgürce ifade ettiği bir alan olarak kullanıyor.

Bu iki mecranın da tabii kişisel tercihlere göre şöyle farklılıkları var:
1)Blog postlarıyla daha ayrıntılı bir şekilde kendinizi ifade edebilirsiniz, mesela oyununuzun nerede hangi tarihte hangi salonda oynadığını ayrıntılı bir şekilde yazabilirsiniz, ya da hakkınızda yazılan bir köşe yazısına detaylı bir cevap verebilirsiniz fakat twitter'daki karakter sınırlamasıyla kendinizi istediğiniz kadar ayrıntılı ifade edemeyebilirsiniz.
2)Twitter'da daha fazla kişiye ulaşabilir, yazdıklarınızı daha fazla kişinin okumasını sağlayabilirsiniz, mesela Gani Müjde'nin şu an itibariyle 19538 takipçisi var. Fakat blogların bu denli bir takipçi sayısı yok. Fakat blog'da da şöyle bir durum var, daha sadık bir takipçi kitleniz var, twitter'da sadece 'meşhur' olduğunuz için sizi takip edenleri blog yazarsanız otomatikman elimine etmiş oluyorsunuz.
3)Blog'da yazı yazmak bir hazırlık süreci gerektiriyor, her gün ne yazağınızı bilememek bazen blog fikrinden bile soğutuyor insanı, dolayısıyla gerçek bir motivasyon gerektiriyor, fakat twitter'da sadece o an izlediğiniz tv programını yazarak bile insanlarla bağlantınızı kurabiliyorsunuz.
4)Blog'un kişiye ciddi bir arşiv sağlaması, twitter'da yazılanlarınsa bir kaç gün içinde tarih olması iki mecra arasındaki önemli farklardan biri. Geçen yıl bugün blog'da yazdığınız bir yazıyı takipçinizin kolaylıkla bulabilirken, twitter'da böyle bir olanak yok.
5)Twitter'ın kullanımının daha kolay olması, ve sadece bilgisayardan değil smart phone'lardan da çok kolay erişilmesi, dolayısıyla kişinin kendini istediği yerden istediği zaman ifade edebilmesi, twitter'ı bloglardan ayıran başlıca özelliklerden.

Sonuç olarak, Cem Davran da Gani Müjde de sosyal medya'nın gücünü çoğu kişiden çok önce fark etmiş,bu gücü kişiliklerine ve ihtiyaçlarına adapte ederek çok doğru bir şekilde kullanabilen kişiler. İkisini de buradan tebrik ediyorum!

PS: Merak edenler için Cem Davran'ın blog adresi: http://www.cemdavran.com.tr/nd/
Gani Müjde'nin twitter id'si ise GaniMujde

Monday, April 26, 2010

Türk Malı Maratonu! 7. bölüm


'Yani bizim Boğaziçin Üniversitesi'nde de dediğimiz gibi OH MY GOD!' by Abiye Kuzu

Hakikaten kocaman bir OH MY GOD!
Bu akşamki Türk Malı'nı izlerken bir kaç bölümü peş peşe izliyormuşum gibi bir hisse kapıldım.Show TV ilk bir saat reklam arası bile vermediği için, Abiye ne dedi Erman ne dedi diye takip etmekten, gülmekten, ağzım açık televizyona bakmaktan, Erman gibi inme inip donakalmaktan bir hal oldum,ve bu bölüm bittiğinde resmen yorulmuştum!
Dizi başladığı andan itibaren Abiye ve diğerlerinin efsanevi cümlelerini bir kenara yazayim dedim ama ilk bir saat içinde bir sayfayı bulduğundan dayanamadım bıraktım! Sırası gelmişken Tayfun Güneyer'i ve eğer tek başına yazmıyorsa bu sayfalarca senaryoyu, bütün yazar ekibini tebrik ederim.
Bu bölümde o kadar çok şey oldu, o kadar çok espri yapıldı ki gerçekten, dizi 20 dakika olsaydı bu bölümden 4 bölüm rahat çıkardı! Ve ne yazık ki bu upuzun bölümü izledikten sonra keşke 20 dakika olsaydı dedim. Gökhan ve Seval'le tabu oynamaları, Erman Kuzu'nun kızlarının erkek arkadaşıyla tanışması, Abiye'nin antika fincanıyla korka korka 'espresko' içmeleri, evin dayısı Yarcan'ı vurmaya gelen ağır abi topluluğu hepsi rahat rahat kendi başına bir bölüm olabilirdi. Neden bu kadar yordular bizi bu akşam bunu anlayamadım, halbuki Seval'le Gökhan'ın Kuzu taklidi gayet başarılı gidiyordu ama tabii 1,5 saate yeterli malzeme sağlar mıydı bilemem.
İlk reklam arasından sonra biraz dinlenmiş olarak ekranın başına döndüm ama sonlara doğru dayanılmaz bir ağrı girdi başıma, dikkatim dağıldı, Abiye Kuzu'nun birbirinden inanılmaz atasözleri ve deyimlerine bile gülmek istediğim halde gülemez oldum.
Sonuç olarak bu güzelim esprileri ve Binnur Kaya başta olmak üzere sergilenen performansları böyle upuzun bir bölümde harcamalarına üzülüyorum. Halbuki 20 dakika olsa, bilemediniz 40 dakika tadı damağımızda kalsa? Biz istersek internetten izlesek bölümleri peş peşe Türk Malı Maratonu gibi? Olmaz mı? Bence çok daha iyi olur!

PS:Birinin acilen Türk Malı Quotes blog'u başlatması gerekiyor bence, Glee'nin var, How I Met Your Mother'ın var, bizim onlardan ne eksiğimiz var?
Beni çok güldüren bir kaç tanesini yazayim son olarak :
-Orijinali taklidini göçertir.
-Ders en iyi derste emilir.
-Yalancının mumu yansıyana kadar yanar.
-Ne demiş atalarımız temizlik irandan gelir.

Sunday, April 25, 2010

Sue Sylvester vs. Madonna/ Vogue

İsmail Cem Televizyon Ödülleri

Bu akşam İsmail Cem Televizyon Ödüllerinin ilki gerçekleşti. Twitter'da ne olup bittiğine bakarken, birinin ödül töreniyle ilgili bir tweet yazdığını gördüm, sonra törenin twitter sayfasına baktım -ki törenin aktif bir twitter account'u olması takdire şayan, twitter'ın mesajları doğru kitlelere iletmekteki hızını çok çabuk fark etmişler demek ki, bu kararın arkadasındaki yetkilileri tebrik ederim öncelikle. Törenin twitter accountundan saniyesi saniyesine kazananlar ilan edildi, gayet verimli kullandılar twitter'ı bir iletişim aracı olarak.
Oscar törenlerini 10 yılı aşkın bir süredir gece 2'de kalkıp sabah 8'e kadar izleyen biri olarak ödül töreni fan'ı olduğum aşikar! Uzun zamandır da bu törenin tanıtım çalışmalarını takip ediyordum, törenin yapımcısının, İsmail Cem TV ödüllerinin kendisine Emmy Törenlerini örnek olarak aldığını söylediğinde hem kırmızı halısını, hem de törenin gidişatının ne olacağını epey merak etmiştim.
Töreni izlemeye ne yazık ki yolu yarıladıktan sonra başladım, açtığımda En İyi Komedi Dizisi Yardımcı Aktris adayları açıklanıyordu, kazanan benim de kazanmasını istediğim Ezgi Mola oldu fakat Ezgi Mola törene katılmamıştı. Sorun bu değil Ezgi Mola törene katılmamış olabilir, fakat törenin sunucusu Burcu Esmersoy'un durumdan haberi yoktu! 'Ezgi Mola burda mıııı?' diye mikrofondan sorup, şaşkın gözlerle etrafa bakıyordu. Hadi dedim tam açtım bunla kaşılaştım fakat pes etmemeliyim, bir sonraki kategori En İyi Komedi Dizisi Yardımcı Aktör, yine adaylar açıklandı, ve yine benim istediğim isim olan İlker Aksum'a gitti ödül! Tam keyfim yerine geldi, tören aslında o kadar da kötü değil diyecekken Burcu Esmersoy yine İlker Aksum'u aramaya koyuldu, bu sırada ödülünü vermek için sahneye çıkan Pelin Karahan esprili bir dille kimse almayacaksa ben alırım diyerek sahneyi terk etti! İşte bu saniyeden sonra gerçekten keyfim kaçtı ve ne yazık ki daha fazla dayanamadım!
Bu isimlerin törene katılmamış olmaları değil sorun, fakat bu ülke çapında izlenen bir televizyon kanalında canlı yayınlanan bir ödül töreni, Burcu Esmersoy gibi bir sunucunuz, birbirinden yetenekli adaylarınız, ve hepsinden daha önemlisi çok değerli bir kişinin ismini taşıyan bir ödül veriyorsunuz. Bunca pr, tanıtım, hazırlık, çaba harcadıktan sonra burada takılıp düşmelerine akıl sır erdiremiyorum.Tören başlamadan önce prova yapmak bu kadar mı zor? Geceye katılan ve katılmayan adayların programın sunucusuna haber verilmesi imkansız mı? Ödül alanlar geceye kendileri katılamıyorsa, kendi belirledikleri bir kişi ödülü onların yerine alamaz mı? Doğru olan ödülü sunmak için sahneye çıkan kişilerin ellerinde ödülle aynı şekilde kulise dönmeleri midir?
Burcu Esmersoy'un benim hiçbir şeyden haberim yok tavrı, umursamazlığı, huuu İlker nerdesiiin, Ezgi yok muuu gibi soruları gecenin konuklarına yöneltmesi -ki bu soruların muhattabı asla onlar değildir- bence kabul edilemezdi.
Bu yüzden ne yazık ki törenin geri kalanını izleyemedim, çünkü izlediğim kadarı bana fazlasıyla amatörce kotarılmış gibi geldi.Aynı zamanda bir yıldır hazırlandıkları bir gecede böylesine önemli ödüllerde bu kadar hazırlıksız olmalarıyla izleyicilere ve gecenin katılımcılarına saygısızlık yapıldığını düşündüm.
Yarın tekrarı yayınlanırsa kaçırmadan mutlaka izleyip tekrar bir yorum yapmayı düşünüyorum.

Friday, April 23, 2010

Project Runway/ Season 7 Finale


Project Runway'in bir sezonu daha böylece bitmiş oldu! Project Initiative blog olarak PR'ın 7. sezonu başladıktan çok sonra açıldığı için burdan bölüm bölüm takip edemedim, fakat madem son bölümü yakaladık sezona genel olarak bir bakalım.
Bu sezon PR yine evine yani NY'a dönmüştü, geçen sezon Los Angelos'da pek de tutunamayan Project Runway'in New York'a dönüşü hepimize derin bir nefes aldırttı. Yine her zamanki gibi bazı yarışmacılar karakterleri anlamında bazı silik, ya da sıkıcı görünen tasarımcıların önüne geçtiler, tabii bu tamamen kurgusal bir tercih olabilir, en nihayetinde bu bir reality show ve ratingleri, dolayısıyla reklamları çekmesi gerekir, ve sıkıcı olanların ekran payı doğru orantılı olarak düşer. Tasarımlara bakmadan karakterleriyle ilgimi çeken, eğlenceli tasarımcılar bu sezon şöyleydi : Seth Aaron, Jay, ANTHONY!!!, Ping ve Jonathan. Anthony'yi caps lock'la yazmamın elbette bir sebebi var, kendisi gelmiş geçmiş PR tarihinin en komik, en şeker, en quotable, eeen eğlenceli yarışmacılarından biriydi! Ping'in 3. bölüm itibariyle elenmesi dışında diğer 4 tasarımcıyı daha yakından tanıma fırsatı bulduk bu sezon.
Bunların yanı sıra tabii ki her reality show'da olduğu gibi yine uyuz olduklarım oldu,bunun sebebi yine kurgudan kaynaklanıyor olabilir ki her reality show'un villain'lere ihtiyacı vardır. Uyuz olduğum tasarımcılar şöyleydi: Mila, Emilio, ve Jesse. Üçünün de ortak noktası ukala ve fazlasıyla kazanma odaklı olmalarıydı. Ne mutlu ki üçü de asıl amaçlarına ulaşamadılar yani yarışmayı kazanamadılar.
Bu sezon genel olarak heyecandan yoksun, az biraz sıkıcı, yorgun ve jüri değerlendirmeleri anlamında başarısızdı. Jüri kararlarına çoğu zaman katılmadım, Nina Garcia'nın biraz tabir-i caizse toned down bir tavrı vardı, Elle'den Marie Claire'e geçmesinin etkisi olabilir, Michael Kors yine turuncuydu :) Tim Gunn'ın da ekran payı kırpılmış gibi geldi daha iyi bir PR için daha çok Tim Gunn kampanyası başlatmak istiyorum! Bir de bu sezonun yüzlerce kez tekrarlanan tagline'ı 'First Time in the History of Project Runway!' çok sinir bozucuydu! Ne kadar da çok ilk yaşanmış bu sezon izlemesem inanırdım! Bence biraz ara verip dinlenmesi gerekiyor Project Runway'in, fakat öyle bir niyetleri yok ki casting çalışmaları şimdiden başlamış.
Bitirmeden bu sezonun kazananını da yazayim, kazanan Seth Aaron oldu, bence sezon boyunca tutarlı bir tavrı vardı Seth Aaron'ın, dikiş beceleri harikaydı ama bununla beraber tasarımı, yaratıcılığı ve yenilikçi tavrı da çok kuvvetliydi. Böylece ben tamamen hak ettiğini düşünüyorum!
Bir Project Runway'in daha sonuna geldik! Time really does fly by!
Bir sonraki postta görüşmek üzere!

Wednesday, April 21, 2010

Glee/ The Power of Madonna


Sue: As Madonna once said, I'm tough, I'm ambitious and if that makes me a bitch, that's what I am. Pretty sure she stole that line from Sue Sylvester. No, really. I said it first.
AMEN!

Glee'nin bugünkü bölümü tek kelimeyle ŞA-HA-NE! Madonna'nın bugüne kadar yayınladığı bütün şarkılarının haklarını dizinin yapımcılarına vermesiyle beraber herkes nasıl bir Madonna bölümü çekileceğiyle ilgili spekülasyonlar yapmaya başlamıştı fakat bugünkü özel Madonna bölümünü izledikten sonra diyebilirim ki beklentilerimi karşıladılar! Öncelikle bu bölümde söyledikleri Madonna şarkıları şunlar: Express Yourself, Open Your Heart, Vogue, Like a Virgin, 4 Minutes, What It Feels Like for a Girl, ve son olarak Like a Prayer.
Bölüm kadınların güçlenmesi, Madonna'nın kadınların hayatındaki önemi,kadınlar için bir güç figürü ve ilham kaynağı olması üzerine kurmuşlardı -gayet yerinde bir tercih!. Ve bence seçilen şarkılar yeterince ikonikti, söyledikleri şarkıların dışında ayrıca okulun hoperlörlerinden de Madonna şarkısı çalmaları sayesinde de Ray of Light, Frozen, Justify My love'ı da duymuş olduk! Söyledikleri şarkılardan en çok Like a Virgin ve 4 Minutes'in performanslarını beğendim, en azından diğerlerinden daha beklenmedikti. Like a Virgin'de Santana-Finn, Rachel-Jesse ve Will-Emma kurgusu çok iyiydi. 4 minutes'de de en sevdiğim ikili Mercedes ve Kurt düet yaptılar, ki bence grubun openly gay'i Kurt'ün Madonna bölümünde solo söylemesi gerekiyordu zaten, baya iyilerdi.
Kadının o kadar çok şarkısı var ki sevdiğim, bu bölümde söylemediklerinin hepsini başka bir bölümde söylesinler istiyorum, hatta kaç sezon olursa her sezonda 1 bölümü Madonna episode'u ilan etsinler!
Tamam bu bölüm çok iyiydi ama bu bölümü sadece bir ısınma olarak kabul ediyorum ve daha sonrası için Express Yourself, Justify My love, Erotica, Hollywood, Die Another Day söyleyecekleri daha raunchy, daha vahşi, daha hardcore bir Madonna bölümü istiyorum :)

UPDATE: Just less than 24 hours after the Madonna clip aired, series creator Ryan Murphy is already considering doing a sequel!
In fact, Murphy has confirmed that he's in talks with Madge's people and that “Madonna and her people are into it and want it to happen.”

Read More: Glee To Do Madonna Sequel!!!! | PerezHilton.com http://perezhilton.com/2010-04-21-glee-to-do-madonna-sequel#ixzz0lmN6zyVv
Celebrity Juice, Not from Concentrate

Tuesday, April 20, 2010

LeAnn vs. Reese























Şu LeAnn Rimes insanının ne yaptığını tam olarak çözemedim, oyuncu mu country şarkıcısı mı? Bir de kocasını mi aldatmış ne başka bi oyuncu adamla ama kocası zaten gay'miş filan bu amerikan celebrity dünyasıyla kapışmamız olanaksız zaten bir sürü olayları oluyor! Bizde de en fazla aramızda yastık vardı filan!!!
Neyse Reese Witherspoon'u seviyorum, hele ki Ryan'dan ayrıldıktan sonraki stil evrimine hayranım kadın bir anda daha 30'lu yaşlarında ve şahane olduğunu fark etti ve muhteşem elbiseler giymeye başladı!..
Reese bu elbiseyi bu seneki Golden Globes'da giydi, LeAnn insanı da geçen geceki ACM'de giymiş. LeAnnciiiğim ne yazık ki ucuz bir Reese kopyası gibi görünüyorsun, sırf ikinizin elbisesi lacivert diye değil, aynı zamanda saçlarını da post-Ryan Reese saçı gibi kestirdiğin ve düzleştirdiğin için! özür dilerim ama out diyorum! :)
PS: Reese'in elbisesi Armani Prive, LeAnn'inki Lanvin.

Monday, April 12, 2010

4 day challenge update

12 Nisan Pazar, öncelikle 4 day facebook challenge'ımın nasıl geçtiğinden bahsetmek istiyorum. Çarşamba akşamı itibariyle dört gün için facebook'a girmeme kararı almıştım, bu kararımı tetikleyen de saplantılı bir şekilde beş dakikada bir gerek telefondan gerekse bilgisayardan facebook'u kontrol etmek isteğimdi. Tamamen facebook'suz geçen bir dört gün planlıyordum fakat planlar pek yolunda gitmedi ve üç gün sonunda dayanamayıp kısa bir facebook kontrolü yaptım. Fakat bu üç gün bile facebook bağımlılığımla ilgili çok şeyi fark etmemi sağladı.
Bu üç gün içinde beni facebook'u açmaya tetikleyen durumlar çeşitli. 1.'si bir kişi hakkında konuşurken onun profiline bakıp neler olup bittiğini öğrenme isteği. Bu durum şöyle gelişebiliyor: Ay canım X vardı ya şöyle böyleydi ahaha ne komik ay ne yapıyo acaba dur bir profiline bakiym. Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi çok kolay bir şekilde kabaca da olsa o insanın hayatında neler olduğunu profilinden takip edebiliyorsunuz hem de hiç çaba harcamadan. 2. durum ise haber alma dürtüsü, bu durumda spesifik bir insan hakkında bilgi edinmekle kalmayıp genel olarak havayı kokluyorsunuz kim o anda tam olarak ne hissediyor, sevgilisinden mi ayrılmış, aşk acısı hakkında ne yazmış, cumartesi gecesi taksim'de nereye gitmiş, ve sanki bunları takip etmezseniz sizin dışınızda olan hiçbir şeyden haberiniz olmıycak ve dışarıda ya da diğerlerinden geride kalıcaksınız!
Tabii insanların gittikleri yerleri, hislerini, yaşadıkları şehirlerde havaların nasıl olduğunu bilmek zorunda hissetmek ve hatta buna bağımlı olmak kötü. Ama fark ettiğim şu, bunu bilmeye ihtiyaç duyuyor olmam daha da kötü.
Ve hatta şunu da fark ettim facebook'a sürekli giriyor olmak bir alışkanlıktan kaynaklanıyor, telefonda ya da bilgisayarla beraber sanki otomatik gelen bir kurulum gibi.
Bence bu kısa ara bana iyi geldi, şimdi çok daha temkinliyim.
Tabii bu haber alma dürtümü dizginleyebilmek için bu arada kendimi hürriyet, bbc, ekonomist ve twitter applicationlarına verdim telefonda eh olucak o kadar :)

Wednesday, April 7, 2010

21. Gün



21'inci yazıldığı an akabinden yüzyıl geliyor nedense birden aklıma ama bu postta 21. yüzyıl değil 21. gün önemli olan! Maxwell Maltz isimli bir estetik cerrahının zamanında yazdığı bir kitaptan -Psycho Cybernetics- yola çıkarak oluşturulan bir deneyden bahsedicem şimdi. Maxwell kitabına göre kişinin yeni bir alışkanlık edinmesi için 21 gün boyunca devamlı olarak o aksiyonu tekrarlaması gerekiyormuş ki beyin yeni bağlantılar kursun, bu hareketi artık doğal karşılasın ve zaten hep varmış gibi algılasın. Yalnız önemli bir ayrıntı var 21 gün boyunca bu hareketi hiç aksıtmadan yapmak gerekiyor. 21 gün boyunca tekrarlanan bu hareket, 21. günün ardından istense bile kolay kolay bırakılamıyormuş zaten.
Neyse böyle bir girizgahtan sonra nereye varmaya çalıştığım anlaşılmıştır herhalde. Geçen sene ben de bir 21 day challenge'ına başlamıştım, fakat yaklaşık 10 gün sonra vazgeçtim. Vazgeçince sanki diyetteyken brownie yemiş gibi bir suçluluk hissi kapladı tabii etrafımı.
Bu başarısız denemeden sonra kendi challenge'ımı kendim yaratmaya karar verdim, anladım ki benim için birden 21 gün olayına girmek çok zor ve hatta olanaksız. İşbu sebepten dolayı bu akşam itibariyle 4 günlük bir challenge'a başlıyorum!!!
İşte challenge'ım : 4 gün facebook'a bakmadan yaşamak!!! :)
Tam da online social networking postunun üstüne geldi ama hakikaten bir süre kim nerde, kim ne fotoğraf eklemiş, kim ne durumda bilmeden yaşayabilmeliyim bence!
Hadi bana kolay gelsin ;)

Tuesday, March 30, 2010

Online Social Networking 1


Bu online social networking denen mesele çok boyutlu. Öncelikle neden var? Kendimizi ifade edebileceğimiz, eski arkadaşlarımızı bulacağımız,mevcut arkadaşlarla aktif görüşebileceğimiz,gelişen olaylara karşı tepkimizi koyacağımız, ne zaman nerde kiminle olduğumuzu kanıtlayacağımız bir platform mu? Varoluş sebepleri bunlar mı, bunlarsa hangisi diğerinin önüne geçiyor? Sosyal medya ağlarını kullanıyor olmamızın daha çok sebebi var mutlaka ama bunlar aklıma ilk gelenler. Bu sebeplerden bazıları yaşamın çeşitli anlarında diğerlerinin önüne geçiyor, mesela yeni bir grup insanla tanıştığımız bir ortamı düşünelim bu okulun ilk günü olabilir, ya da yeni bir işe başladığınız gün,o gün onlarca insanla tanışıyorsunuz ve tanıştığınız andan itibaren Sims'de olduğu gibi konuşma balonları çıkıyor kafamızın tepesinde karşımızdaki kişileri kendi yargı sistemimizden geçiriyoruz beğeniyoruz beğenmiyoruz ama o an o insanlarla bir bağ kuruyoruz. Social networking olmasaydı bu onlarca yüzlerce insandan sadece beğendiklerimizi alıp beğenmediklerinizi bırakabilirdik fakat eğer bir social networking sitesindeyseniz bu insanlarla aranızdaki ilişki sonsuza kadar uzanabiliyor. Normalde tanışıp hoşça kal dediğiniz ana kadar var olabilicek bu ilişki bir site sayesinde hep var olabiliyor. Facebook'ta 'friend' oluyorsunuz sırf tanıştığınız için, twitter'da 'follow' ediyorsunuz. Böylece yeni türlü bir sosyalleşme varolmuş oluyor.
Bu blog da peki online social networking sonucunda bunları yazmamı sağlamıyor mu?
Neyse şimdi bununla ilgili bir tweet atıp konuyu rafa kaldırıyorum, yarın devam ederim.

Monday, March 29, 2010

Glee!


Geçen haftadan itibaren Glee bağımlısı oldum!...
Bloglarda okudum, aldıkları ödülleri gördüm ama geçen haftaya kadar pek de canım izlemek istemedi, hem haftalık olarak düzenli izlediğim başla diziler var hem de ne biliym aman aman da ilgimi çekmedi! Geçen hafta izleyecek bir şey bulamadığım bir anda dur ya şu Glee'nin pilotunu izliyim dedim, günde 6 bölüm izleyip resmi bir Glee bağımlısı oldum!!! Bu bendeki önyargı da bence dizinin sırf müzikalmiş gibi algılanmasından kaynaklanabilir, çünkü izlemeye başladığımı söylediğimde arkadaşlarım da 'müzikal mi o sırf işte şarkı söyliyip dans mı ediyolar durup dururken?' filan dediler :) ama yok öyle değil asla normal bildiğin, sevdiğin şarkıları coverlıyolar ama şimdi ben baya önceki bölümleri izlediğim için mi bana eski gibi geliyo bilmiyorum ama çok da son dönemde çıkıp patlamış şarkılar yoktu izlediğim bölümlerde. Rihanna filan vardı ama onun da mesela 3-4 yıllık şarkısıydı, ki bu aralar bir Rude Boy olabilir neden olmasın, ne biliym Gaga filan yok mesela henüz. Tabii daha bitirmedim ilk sezonu ama gördüğüm kadarıyla baya bir heeycan yaratıyor ikinci sezonun yaklaşmış olması bloglarda, youtube'a da season promo'ları konmuş. Bir de head to toe Madonna bölümü gelicekmiş ki efsane olma yolunda ilerleyebilir. Dianna Agron'dan bir Papa Don't Preach bekliyorum.
Daily hotness listeme de bi kaç isim kattı tabii Glee çok klasik izleyen her kız bi Will bir Finn bir Puck aşkıyla yanıp tutuşuyodur ama ben en çok yine alakasız olarak Mike Chang'i oynayan Harry Shum Jr.'a tutuldum, imdb'ye de teşekkür ediyorum kendisini bulmama yardım ettiği için!

>>>> Düzeltme: Glee'de Dianna Agron Papa don't preach'i söylemiş 11. bölümde bölümün adı da Hairography, enjoy!

Monday, March 15, 2010

Türk malı yoo türk malı yee

Türk malı yoo türk malı yee!
Bu aksam Show TV'de Binnur Kaya'yla Şafak Sezer'in yeni dizisi başladı. Şafak Sezer son zamanlarda Vodafone reklamlarıyla iyice hayran kitlesini artırdı, tabii filmleri de var aynı zamanda çokça izleniyomuş onlar da. Binnur Kaya zaten apayrı bir olay, adı geçtiği an diyosun ki bunun muhteşem bir iş olması gerekir, e çünkü Binnur Kaya var içinde, gülmemek mümkün değil, ki kendisini televizyonda görmeyeli youtube'a talim ettik, Şahika vidyoları izledik.
Show TV önce 16 Şubat salı günü yayınlayacağını iddia etti diziyi ama nedense 15 Mart pazartesi dan diye gösterdi.
Göstermeseydi çok bir şey kaybeder miydik? Arada bir kaç şahane espri vardı ama dizinin ilk bölümünü ne yazık ki tutmadım. Yatak sahneleri fazlaca uzatılmış gibi geldi öncelikle,komik bir tarafı kalmadı. Evin iki çocuğu da birbirinden iticiydi, kız özellikle, konuşmaları hip ve güne uygun olsun diye biraz abartmılmış! Evin dayısı ise
işte klasik türk dizisinin çapkın, yırtık, serseri, bir baltaya sap olamamış 28-29 yaşındaki genci. Bu kombinasyonda bir de 'özünde iyi' özelliği de olmalı ama bu karakterde onu pek göremedik bildiğin uyuz bi tipti.
Komşular en bir şahane, muhteşem, harika yeni evli çift, dolayısıyla uyuz oluyorlar o kadar harika oldukları için senaryonun hesabına göre ama bence yine de dizide uyuz olunabilicek çok daha başka karakterler var.
Bu kalabalığa bir de iş yerindeki insanlar ekleniyor ki bence çook gereksiz bir karakter fazlalığı ne kattı diziye bu akşam bu karakterler anlamadım ki!
Şahane espriler vardı arada bunu kabul etmem lazım.
Temennim gelecek haftalarda şahane esprilerin artıp, gereksiz ağır aksak sahnelerin yok olup, dizinin silkinip kendine gelmesi.
Yoksa yazık olur Şafak Sezer'le Binnur Kaya'ya.